KEHANET VE FALCILIĞIN DİNDE YERİ YOKTUR

yorumsuz
53 views

KEHANET VE FALCILIĞIN DİNDE YERİ YOKTUR

KEHANET VE FALCILIĞIN DİNDE YERİ YOKTUR

Lütfi ŞENTÜRK

Değerli Müminler,
Bugünkü konuşmamızda kehanet ve falcılıktan söz etmek istiyorum. Kitap ve Sünnette yeri olmayan ve akıl ile ilim ile de açıklanamayan şeylere “Hurafe” diyoruz.
İslâmiyet geldiği günden itibaren hurafelerle mücadele etmiştir. Kehanet ve falcılık da, İslâmiyet’in mücadele ettiği hurafelerdendir. Kehanet, gaybden haber verme işidir. Bu işi yapana yani gaybden haber verene de kâhin denir.
Meşhur bilginlerden İbnü’l-Esîr (H. 544-606, M. 1149-1210): “Kâhin, gelecekte kâinatta meydana gelecek olaylardan haber veren ve gizli olan şeyleri bildiğini iddia eden kimsedir.”(demiştir. Falcılık da kehânet gibi gelecekten haber verme yöntemlerinden birisidir. Falcı bu yöntemi kullanarak gelecekten bilgi verdiğini iddia eden kimsedir.
İnsan, tarihin her devrinde ve her toplumda geleceğe ait olayları önceden öğrenmek istemiştir. Kehânet ve falcılık, insanın bu arzusuna bir cevap olarak ortaya çıkmıştır. Araplarin Ezlâm (fal okları) Fars ve Rum’un tavla ve satranç oyunları, remilleri (nokta ve çizgileri) ve tencimleri (yıldızlardan bilgi alma) gibi şeyler, hep birer kehânet araçlarıdır. Geleceğin karanlıkları içinde saklanan mukadderatı görmeye insan zekâsının yetmediği zamanlarda, kişiler ve toplumlar için takdir edilmiş olan olayları öğrenmek maksadıyle böyle aslı olmayan vasıtalara başvurulmuştur. Bugün bile ilim ve teknolojinin ileri bir seviyede bulunduğu toplumlarda kehânete inananlar ve bunu sanat haline getirenler bulunmaktadır. Nitekim çeşitli toplumlarda her yıl başında yeni yılın neler getireceği konusunda türlü türlü efsanelerin yayınlandığı görülmektedir.
Bu konuda bir başka isim de “Arraf’tır. Arraf, çalınmış olan eşyayı veya yitiğin yerini bildiğini iddia eden kimsedir. Bunlar, bu yolla çıkar sağlamakta, halk da bunlardan yitik ve çalıntı malları hakkında medet ummaktadır.
Araplar arasında fal okları (Ezlâm) ile yapılan falcılık çok yaygın idi. Bu oklar üç parçadan ibaretti. Bunlardan birinde “Yap”, öbüründe “Yapma” yazılı idi. Üçüncü ok da boştu. Bir iş yapmak isteyen veya yola çıkmayı düşünen kimse, bu işin ve bu yolculuğun kendisine yarar sağlayıp sağlayamayacağını bu oklarla anlamak isterdi. “Yap” yazılı ok çıkarsa, yapmak istediği işi yapar veya yola çıkardı. “Yapma” yazılı ok çıktığında, o işi yapmaz veya yola çıkmazdı. Boş olan okun çıkması halinde ise, yazılı ok çıkıncaya kadar fala devam edilirdi.
İşte cehalet devri insanının anlayışı.
Şimdi önce bunlarla ilgili dinimizin görüşünü ortaya koyalım. Sonra da bunları yapmanın, yaptırmanın ve bunlara inanmanın ne olduğunu açıklayalım. Bütün bunlarda, insana gizli olan hususları bilme ve öğrenme çabası yatmaktadır. O halde insan gaybı yani kendisine gizli olan şeyleri bu ve benzeri vasıtalarla bilebilir mi? Önce bunun bilinmesi lâzımdır.
Gaybı yalnız Allah bilir, insanlar gaybı bilemezler. Bu husus hem Kur’an-ı Kerim’de ve hem de Peygamberimizin sünnetinde ifade buyurulmuştur. Bu konudaki âyet-i kerimelerden bazıları şunlardır: “Gaybın anahtarları O’nun katındadır. Onları, O’ndan başkası bilmez.” \ “De ki, Göklerde ve yerde Allah’tan başka gaybı kimse bilmez.’”’’ “Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır” demek, gizli olan ve duyu organları ile algılanmayan şeyleri yalnız Allah bilir demektir. Ay ve güneşin doğuş ve batış zamanları ile bunların tutulmalarını on< eden bilip haber vermek cay bı bilmek değil midir? gibi bir soru akla gelebilir.
Evet, ay ve güneşle ilgili bu bilgiler gayb bilgileri değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de: “Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.’” buyurulmuştur. İnsanlar güneş ve ayın hareketleri ile ilgili hesabı iyi yaparlarsa, daha doğrusu yapabiliyorlarsa onları izleyebilirler. Bugün ise bu yapılmaktadır. Ancak tarihde bunun yapılamadığı devirler olmuştur. Nitekim Peygamberimizin Ramazan Hilâli ile ilgili şu açıklamaları bunu ifade etmektedir. Şöyle buyuruyor:
“Biz ümmî bir topluluğuz, ne yazı yazmasını bilir ne de (yıldızların seyrini) hesabını anlarız. (Bize lâzım olan ) bir ay, kâh şöyledir, kâh böyledir.” Hadisi rivayet eden ibn-i Ömer (r.a.): “Peygamberimiz bu ifade ile bazan ay yirmi dokuz, bazan da otuz gündür demek ister gibi mübarek parmakları ile işaret buyurmuştur:1’
Peygamberimiz, ayın hesap ile belirlenemeyeceğini söylemiyor. Ancak biz şu anda böyle sağlıklı bir hesap yapamayız buyuruyor.
Hava değişimleri ile ilgili bugün yapılmakta olan tahminlerin de gayb ile bir ilgisi yoktur. İnsan bilgisinin ulaşma imkanı bulunan çeşitli metot ve aletlerle öğrenilebilecek şeyler gayb değildir. Hava tahmin raporları da böyledir. Önceden böyle bir tahmin yapan kimse gaybı biliyor denemez. Ama bunun dışında, kişinin ne zaman öleceği, gelecekte başından neler geçeceği ve ne gibi olaylarla karşılaşacağı hususları gayb ile ilgilidir ve bunları yalnız Allah bilir. Bunu peygamberler de melekler de bilemezler. Ancak peygamberler ve melekler Allah’ın kendilerine bildirdiği kadarını bilir, bildirmediğini bilemezler, çünkü Allah Teâlâ bu bilgiye kimseyi ortak etmemiştir.
Mekke müşrikleri zaman zaman Peygamberimizden gayb ile ilgili hususlarda bilgi istiyorlardı. Allah Teâlâ onları bu konuda uyarmasını peygamberine emretmiştir. “(Ey Muhammed) De ki: Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım.”6
Görülüyor ki, Allah Teâlâ peygamberine üç şeyin kendisinde bulunmadığını söylemesini istiyor. Bunlar da, Allah’ın hazinelerinin yanında olmadığı, gaybı bilmediği ve melek olmadığı hususlarıdır. Peygamber olması, gaybı bilmesini gerektirmez. Başka bir ifade ile gaybı bilmemesi, peygamber olmasına zarar vermez. Ancak Allah tarafından kendisine bildirilmiş olanları bilebilir. Bir başka âyet-i kerimede şöyle bu-yurulmuştur: “(Ey Muhammed) De ki: Ben kendi kendime Allah’ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben inanacak bir kavme müjde veren ve onları uyaran bir peygamberden başka biri değilim.”7’
Peygamberimiz, kendisinin gaybı bildiğini söyleyenleri, daha doğrusu bilmesi gerektiğine inananları daima uyarmış ve gaybı bilmediğini söylemiştir. Mu-avviz kızı Rübeyyi’ (r.a.) şöyle diyor: “Ben gelin olduğum günün kuşluk vaktinde peygamberimiz düğünüme gelmişti. 0 sırada bazı kızlar def çalarak, babalarımızdan Bedir Savaşı’nda şehit olanların hatıralarını anıyorlardı. Kızlardan birisi: “içimizde bir peygamber vardır ki, 0, yarın ne olacağını bilir” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Kızım öyle söyleme. Bundan önce söylediğin gibi söyle buyurdu ve bunun yanlış olduğunu bildirdi.’”8’
Kıyametin ne zaman kopacağı gayb ile ilgili bilgilerdendir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Sana, ne zaman kopacak diye kıyamet vaktini soruyorlar. De ki: Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır.”9 Zaman zaman bazı kimseler insanların bilgisizliğinden yararlanarak çıkar sağlamak için kıyametin kopacağı zamanı bildiklerini iddia ederler. Halbuki Peygamberimiz bu konu ile ilgili kendisine sorulan soruları, ya cevapsız bırakmış, ya da soruyu sorana daha çok ilgilenmesi gereken noktaya dikkatini çekmiştir. Bu konuda hadis kitaplarında mevcut hadis-i şeriflerden üç tanesini nakletmek yararlı olacaktır.
Birinci hadis-i şerif: Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor. “Peygamberimize bir adam gelerek:
Ey Allah’ın Resulü, kıyamat ne zaman kopacak?” diye sordu.
Peygamberimiz: ’Emanet zayi olduğu zaman kıyameti bekle’ buyurdu.
Adam tekrar sordu: Emanetin zayi olması nasıl olur?’ dedi.
Peygamberimiz: İşler ehil olmayan kimselere verildiği zaman, kıyameti bekle’ buyurdu.””01
İkinci hadis-i şerif: Enes ibn-i Mâlik (r.a.) anlatıyor: Bir adam peygamberimize gelerek:
Ey Allah’ın peygamberi, kıyamet ne zaman kopacak?’ diye sordu.
Peygamberimizden kıyamet için ne hazırladın?” buyurdu. Adam: Ey Allah’ın Resulü, ben kıyamet için çok namaz, oruç ve sadaka hazırlamadım. Ancak ben, Allah’ı ve Peygamberini severim, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz: “O halde sen, sevdiklerinle beraber olacaksın” buyurdu.”””
Üçüncü hadis-i şerif: Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Bir gün Peygamberimiz açıkta oturuyordu. Yanına birisi gelerek:
İman nedir? diye sordu. Peygamberimiz:
“İman, Allah’a, meleklerine, Allah’a kavuşmaya, peygamberlerine ve öldükten sonra dirilmeye inan-mandır” buyurdu. Adam:
İslâm nedir? dedi. Peygamberimiz:
“Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmaman, namazı kılman, farz olan zekâtı vermen ve Ramazan ayı orucunu tutmandır.” buyurdu. Adam:
İhsan nedir? diye sordu. Peygamberimiz:
“İhsan, Allah’a sanki O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen Allah’ı görmüyorsan O seni görüyor” buyurdu. Adam:
Kıyamet ne zaman? dedi. Peygamberimiz:
“Bu konuda sorulan, sorandan daha bilgili değildir” buyurdu.””21
Görülüyor ki, ilk iki hadis-i şerifte Peygamberimiz kendisine kıyametin zamanı ile ilgili sorulan soruya cevap vermemiş, asıl ilgi gösterilmesi gereken noktaya dikkat çekmekle yetinmiştir. Üçüncü hadis-i şerifte ise bu konuda kesin bir bilgiye sahip olmadığını ifade etmiştir.
Değerli kardeşlerim, işte âyet-i kerime ve hadisi şerifler gaybı, kıyametin ne zaman kopacağını, geleçekte insanın ne gibi olaylarla karşılayacağını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini ifade etmektedir. Kehanet ve falcılık bir nevi gaybden ve gelecekten haber vermektir ki, bu âyet-i kerime ve hadi-s-i şeriflere göre mümkün değildir. Böyle olunca bunu sanat haline getiren kimseler, yani kâhinler ve falcılar, insanları aldatmakta ve bu yolla çıkar sağlamaktadırlar.
Bu konuya diğer konulardan farklı olarak âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde fazla yer verilmesinin iki sebebi vardır. Birincisi, İslâmiyetten önce cehalet devrinde halk gelecekten bilgi almak için gaybden haber verdiğini iddia eden kâhinlere başvuruyor, yapmak istedikleri her hangi bir iş veya yolculuk için falcılara gidiyor, fal baktırıyorlardı.
Muâviye İbnü’l-Hakem es-Sülemî (r.a.) diyor ki: Ben peygamberimize: ’Ey Allah’ın Resulü, bir takım şeyleri biz cahiliyet devrinde yapıyorduk, kâhinlere gidiyorduk, dedim. Peygamberimiz:
“Artık kâhinlere gitmeyin” buyurdu. Ben:
’Teşe’ümde bulunuyorduk’ (yani şom tutuyorduk) dedim. Peygamberimiz:
“Bu sizden birinizin içine uğursuzluk olarak sinen bir şeydir. Sakın size mani olmasın, sizi işinizden geri bırakmasın” buyurdu.”5’
Cahiliyye devrinin batıl inançlarından bazıları da şunlardır:
1- Tıyere: Bir yolcunun sefere çıktığı sırada önünden bir kuşun uçması uğursuzluk sayılırdı ve böyle bir durumla karşılaşan yolcu yolculuğundan vaz geçerdi.
2- Hâme: Hâme, baykuştur. Bu kuşun bir evin üzerine konup da ötmesinin uğursuzluk getireceğine inanılırdı. Bugün bile cahil halk arasında böyle bir endişe vardır.
3- Safen Kamerî aylardan Safer ayının uğursuz bir ay olduğu, bütün uğursuz işlerin bu ayda meydana geldiği düşüncesidir. Halbuki Safer ayının diğer aylardan hiçbir farkı yoktur. Diğer aylar zamanın bir dilimi olduğu gibi Safer ayı da zamanın bir dilimidir. Bu batıl akide de cahil halk arasında yaşamakta ve Safer ayında nikahı yapmanın uğursuzluk getireceğine inanılmaktadır. Bu batıl inancı yıkmak için İslâm alimleri mücadele etmişler. Hatta pek çok alim özellikle bu ayda nikah kıymışlardır.
4- Gûl: Cahiliyye Araplarının inancına göre Gül, tenha ve ıssız çöllerde insana değişik suretlerde görünerek yolunu şaşırtır, sonunda onu helak eder. Peygamberimiz bunların aslı olmadığını, cehalet devri Araplarının batıl inançları arasında yer aldığını bildirmiş ve bunlara itibar edilmemesini öğütlemiş-tir.(l4)
Değerli kardeşlerim, kehanet ve falcılık cehalet devri anlayışı olduğu gibi bazı tabiat olaylarından manalar çıkarmak da aynı şekilde cahiliyye anlayışıdır ve gerçekle bir ilgisi yoktur. O cehalet devrinde ay ve güneş tutulmasının yeryüzünde önemli bir kişinin öleceğine veya öldüğüne, ya da büyük bir zarar olacağına inanılırdı. Peygamberimizin oğlu Hz. ibrahim, vefat ettiği zaman tesadüfen güneş tutulmuştu. Halk, cehalet devrinden kalma bir anlayışla güneşin tutulmasını, oğlu Hz. İbrahim’in ölümüne bağlamışlardı. Peygamberimiz bu yanlış akideyi ortadan kaldırmak için: “Güneş ve ay Allah’ın âyetlerinden iki ayettir. Bunlar hiçbir kimsenin ne ölümünden ne de yaşamasından dolayı tutulmazlar.””1 buyurdu. Evet, değerli kardeşlerim, kehanet ve falcılık konusuna âyet ve hadislerde fazlası ile yer verilmesinin iki sebebi olduğunu, bunlardan birincisinin halkın cahillik devrinden kalma bu konuda bir alışkanlıkları bulunduğunu ve bununla ilgili bazı rivayetleri nakletmiş bulunuyoruz. İkinci sebep ise-, o devrin insanı peygamber denilince ondan bu çeşit şeyleri bekliyordu. Bazan ondan, gaybden haber vermesini bazan da sihir ve kehanet yolu ile tabiati etkisi altına almasını arzu ediyorlardı. Onların bu arzu ve istekleri ile ilgili olarak teri sûresinde şöyle buyurulmuştur:
“Sen dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi üzerimize gökten parçalar yağdır-malısın veya Allah’ı ve melekleri gözümüzün önüne getirtmelisin. Yahutta altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanmayacağız. De ki: Rabbimi tenzih ederim, ben sadece beşer olan bir peygamberim. (Bu istediklerinize benim değil, ancak Allah’n gücü yeter.)””61
Evet, Kur’an-ı Kerim: “Gaybı yalnız Allah bilir” diyor. Peygamberimiz de gaybı bilmediğini ifade ediyor. Şimdi bu durumda bir kimse gelecekten haber almak ve ilerde karşılaşacağı olayları öğrenmek için kâhine, falcıya ve arrafa giderse durumu ne olur? Bunu da Peygamberimizden öğrenelim. Şöyle buyuruyor: “Kim kâhin’e veya arrafa (yitiğin veya çalınan malın yerini haber verdiğine inanılan kimseye) gider ve onun söylediğine inanırsa, o kimse, Muhammed (s.a.s.)’e indirileni inkar etmiş olur.”
Bir başka hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Kuş uçuran ve kendisi için kuş uçurulan, fala bakan veya baktıran, sihir yapan veya yaptıran bizden değildir. Kim bir falcıya gider de söylediğine inanırsa o kimse Muhammed (s.a.s.)’e indirileni inkar etmiş olur.””8’
Böyle gaybden haber veren kimselere gidip de onlara fal baktıran, yitik veya çalıntı malının yerini veya hırsızı haber vermesini isteyen kimse, onların haber verdiklerine inanacak olursa yaptığı ibadetin de sevabına eremez. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Her kim arrafa (çalınan bir şeyin veya yitiğin yerini haber veren kimseye) gider, ondan bir şey sorar da onun verdiği haberi doğrularsa, o kimsenin kırk gün namazı kabul olmaz. (Yani bu süre içinde kıldığı namazın sevabına eremez.)”””
Peygamberimiz, inanan insanın böyle kâhin ve falcılara gitmesini hoş görmüyor, çünkü kâhin veya falcı ilerde bu kimsenin başına gelecek kötü olaylardan söz ederse -ki bunu bilmesi mümkün değildir-ve fal baktıran da buna inanırsa morali bozulur, huzuru kaçar ve rahatsız olur. Böyle falına baktırıp ilerde kötü olaylarla karşılaşacağı kendisine söylenilen kimselerden pek çoğu bunalıma girmiştir.
Diğer taraftan, çalınan eşyanın ve yitik malın yerini haber verdiği iddia edilen arraf, kendisine başvurandan aldığı bilgiler doğrultusunda hırsız ile ilgili vereceği haber, bazı günahsız insanların suçlanmasına ve kötü zanda bulunulmasına sebep olacaktır. Hiçbir belge ve sağlıklı bilgi yokken bazı insanların suçlanması ve onlar hakkında kötü zanda bulunulması günahtır, vebaldir. Bu günah ve vebale arrafa veya falcıya giden de ortaktır. Bundan sakınılması lâzımdır.
Dinimiz insanlığı falcılık gibi kötü bir alışkanlıktan kurtarmak için istihareyi tavsiye etmiştir. İstihare, Allah Teâlâ’dan iyi, yararlı ve hayrın kolaylaştırılmasını dilemektir ki, insan girişeceği bir işin sonucu hakkında tereddüt ettiği sırada: “Allah’ım, şu giriştiğim işi vvyapmak veya yapmamaktan hangisi hakkımda yararlı ve hayırlı ise onu bana kolaylaştır.” demektir. İstihare, ibadet ve sevap işlemek gibi iyi olan işlerde yapılır, haram ve günah olan işlerde yapılmaz.
Câbir Ibn-i Abdillâh (r.a.) anlatıyor: “Peygamberimiz Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi, işlerimizin hepsinde bize istihare duasını öğretir, şöyle buyururdu: “Sizden biriniz (haram ve günah olmayan ) bir iş yapmaya karar verdiğinde (nafile olarak) iki rek’at namaz kılsın. Sonra da şöyle dua etsin: “Allah’ım, sen bildiğin için, senden, hakkımda hayırlısını bildirmeni, kudretinle bana güç vermeni ve hayrın açıklanmasını senin büyük fazl-u kereminden isterim. Çünkü senin her şeye kudretin yeter, benim ise yetmez. Sen, her şeyi bilirsin, halbuki ben bilmem. Sen bütün gizli şeyleri en iyi bilensin. Allah’ım, Sen bilirsin, eğer (yapmayı düşündüğüm) bu iş benim dinim, yaşayışım, işimin sonucu, dünyam ve âhiretim için hayırlı ise bunu bana takdir eyle, onu bana kolaylaştır ve bu işi bana mübarek eyle. Eğer bu iş benim dinim, yaşayışım, işimin sonucu, dünyam ve âhiretim için kötü ise, zararlı ise, bunu benden uzaklaştır, beni de ondan uzaklaştır. Hayır nerde ise onu bana takdir et ve onunla beni hoşnut eyle.’”20’
Ne güzel bir tavsiye. Hiç kimseye başvurmadan yaratan Allah’a sığınıyor, O’ndan yardım istiyorsunuz. Yapmak istediğiniz işin hakkınızda hayırlı mı değil, mi bunu kestiremediğiniz için, her şeyi en iyi bilen ve her şeye gücü yeten yaratandan gönlünüzün bu konuda rahatlamasını istiyorsunuz. Bundan daha doğal ne olabilir?
Böyle zamanlarda biz insanlar için istihare ruhumuzu kuvvetlendirir, gücümüzü artırır. Kararsızlık içerisinde bocalayan ve ne yapacağını kestiremeyen bir kimsenin, Allah’ın huzurunda el bağlayıp iki rek’at nafile namaz kıldıktan sonra Cenâb-ı Hak’tan kendisini hayra ve mutluluğa sevketmesini dilemekle hiç şüphesiz gönlünde bir hafiflik hisseder. Hayrın kendisine yöneleceğine inandığından, istihare ettiği iş hakkında kendisi için hayırlı tarafın tecelli edeceğine de emin olur. Böyle içtenlikle yapılan duanın kabul olduğunun en açık şahidi, istihare eden kimsenin istihare ettiği iş hakkında gönlünde bir genişlik, duymasıdır. İstihare eden kimsenin gönlünde böyle bir genişlik olmazsa istiharesini yediye kadar tekrar etmesi de Enes ibn-i Malik (r.a.) den rivayet edilmiştir. Peygamberimiz Enes ibn-i Malike: “Ey Enes, bir işe teşebbüs etmek istediğinde o iş hakkında yedi defa istihare eyle. Sonra gönlüne o işle ilgili doğan şeye bak. Çünkü hayır, gönlüne doğan şeydedir” buyurmuştur.’2″
Değerli kardeşlerim, sonucu hayır olduğu bilinen şeylerde istihare yapılmaz. Meselâ ilim öğrenmek ve bilinen bir sanatı benimsemek için istihare etmeye lüzum yoktur. Çünkü Kur’an-ı Kerim, kendisine ilim verilen kimseye çok hayır verilmiş olduğunu bildirmektedir.
Sanat da insanın geçimini sağlamak ve insanlara hizmet etmek için öğrenilir. Bunda da hayır vardır.
Değerli kardeşlerim, konumuzu özetleyecek olursak şunu söyleyebiliriz: Dinimiz cahiliyyet hurafeleri ile mücadele ettiği gibi falcılık ve kehânetle de mücadele etmiştir. Çünkü bunlar da hurafedir, bunların dinde yeri yoktur.

1- En-Nihaye, Mısır, 1322, c. 4, s. 43.
3- Nemi, 65.
4- Rahman, 5.
5- Buhârî, Savm, 3.
6- En’am, 50. 7-A’raf 188.
8- Buhari Meğazf, 12; Tirmizî, Nikah, 6; Ebû Davut, Edep, 59.
9- Araf, 187.
10- Buhârî, Rikak, 35.
11- Müslim, Birr, 50.
12- Buhârî, iman, 37; Müslim, iman, 1.
13- Müslim, Selâm, 35.
14- Bakınız-, Buhârî, Tıp, 19; Müslim, Selâm, 33.
15- Buhârî, Kusûf, 1; Müslim, Kusûf.
16- isrâ, 90-93.
17- Mecmeu ’z-Zevâid ve Menbeu’l-Fevâid, Beyrut, 1967, c. 5, s.118 (Hadisi Bezzar ibn-i Mesud’tan rivayet etmiştin.
18- Mecmeu’z-Zevaid. c. 5. s.117 (Hadisi Bezzar, imran ibn-i Hu-sayn’den rivayet etmiştir).
19- Müslim, Selâm, 35.
20- Buhârî, Teheccüd, 25.
21- Aynî, Umdetü’l-Karî, c. 7, s. 225.

Sosyal Medyada Paylaş Whatsapp Facebook Twitter Google+

Etiketler: , , , ,
Eklenme Tarihi: 29 Haziran 2020

Facebook Yorumları

Konu hakkında yorumunuzu yazın